Depresyon ve melatonin

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra görülme sıklığı hızla artan aynı zamanda görülme yaşı hızla düşen hastalıklardan bir tanesi depresyondur. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre dünyada ve “Ulusal Hastalık Yükü ve Maliyet Etkililik” çalışması sonuçlarına göre Türkiye’de depresyon dördüncü hastalık yükü nedenidir. Birçok Batı ülkesinde, son 20 yılda, antidepresan kullanımı dramatik bir şekilde artmıştır. Ülkemizde de en çok kullanılan ilaç gruplarından bir tanesi antidepresanlardır; 2008 yılı tahmini rakamlara göre ülkemizde 30 milyon kutu ilaç reçetelenmiştir.

En yaygın kullanılan antidepresanlar SSRI grubu denen ve temel etki mekanizması serotonin üzerinden olan ilaçlardır (ör. lustral, seroxat, paxil, prozac vb). Bu tedavi yaklaşımının ana gerekçesi depresyonun beynin değişik bölgelerinde ortaya çıkan serotonin eksikliğinden kaynaklandığına inanılmasıdır. Depresyonun nedeni olarak kabul edilen beyinde serotonin eksikliği veya daha tıbbi ifade ile monoamin teorisi son yıllarda ciddi sarsıntıya uğramıştır. Bu grup ilaçların plaseboya (etkisiz ilaç) üstünlüklerinin ispat edilememesi, tedavi edilmesine rağmen depresyon ataklarının sıkça tekrarlaması, tedaviye direnç gelişmesi bu teorinin yüksek sesle sorgulanmasına neden olmuştur.

Depresyonun, sadece serotonin eksikliğine indirgenemeyecek kadar karmaşık bir hastalık olduğunu kabul eden bilim insanlarının sayısı azımsanamayacak düzeydedir. Dahası serotonin eksikliğinin hastalığın nedeni değil beyinde ortaya çıkan biyokimyasal sonuçlarından bir tanesi olduğu ve sadece bu sonuca yönelik tedavilerin çok başarılı olamayacağı da artık daha yüksek sesle dile getirilmektedir. Son dönemde geliştirilen ve etkinlikleri kanıtlanan yeni ilaçlar da bu yaklaşımı desteklemektedir.

Melatonin ile ilişkili mekanizmalar üzerinden etki eden ve temel olarak melatonin etkisini taklit eden bu ürünlere ilaç denmesi de aslında doğru değil. Bu sitede sıkça dillendirilen “gen-çevre uyumsuzluğu”nun önemli nedenlerinden bir tanesinin uzamış aydınlık dönem, bir başka ifade ile insan vücudunun karanlıkta kalma hakkının gasp edilmesidir. Bunun sonucu ortaya çıkan otonom (sempatik-parasempatik) dengesizlik ve yetersiz melatonin üretimi metabolizmanın yaygın ve uzun süreli bozulmasına neden olmaktadır. Karanlığın gücü, alacakaranlık fenomeni, metabolik hastalıklar vb. yazılarda bu konunun ayrıntıları bulunmaktadır. Dolayısı ile yeni nesil antidepresan ilaçların başını çeken agomelatin bu eksikliği tamamlamakta ve altyapıya yönelik bir düzenleme oluşturmaktadır.

Bu tedavi yaklaşımı ile -her ne kadar henüz yeterli kanıt olmasa da- beyin serotonin düzeylerinin de normalleştiği söylenebilir. İleriki yıllarda bu konuda yapılan çalışmaların bizi daha da aydınlatacağı ümidini taşıyoruz. Depresyon tedavisinde kullanılan ilginç bir yöntem olan vagal sinir uyarısı ve mevsimsel duygu-durum bozukluğunda kullanılan parlak ışık tedavisi de bu yeni yaklaşımı desteklemektedir.

Tıbbi olarak depresyon tanısının psikiyatri uzmanları tarafından konulması ve önerilen ilaç tedavisine harfiyen uyulması bu yazıda bahsedilen tüm konular kadar önemlidir. Ancak sadece bu yaklaşım ile sorunların çözülemeyeceği ve vücudun çalışma prensiplerinin de göz önünde bulundurulması aynı düzeyde önemlidir. En az sonuçlar kadar sebeplere de önem vermeli ve bu tür hastalıkların sadece serotonin eksikliğinden dolayı ortaya çıkmadığını kabul etmemiz gerekmektedir. Daha ayrıntılı bilgi Psikofarmakoloji Bülteni’nin 2009 yılı ikinci sayısındaki ilgili makaleden elde edilebilir.

Doç.Dr.Ahmet Korkmaz
Kaynak: allturk.com